Hayatta bazı deneyimler vardır ki konuşmanın, anlatmanın, açıklamanın kifayetsiz kaldığını hissederiz. Geriye yalnızca bir odada iki kişi arasında paylaşılan sessizlik kalır. Kayıplar bazen birbirine çok benzer görünür. Biri babasını kaybetmiştir, karşısındaki de babasını. Bazen ise hiç benzemezler. Biri işini, diğeri evcil hayvanını kaybetmiştir. Bir başkası bir ilişkiden, bir fikirden, bedeninin bir parçasından, gençliğinden ya da artık mümkün olmadığını fark ettiği bir gelecekten ayrı düşmüştür. Kayıp hiçbirimize bütünüyle yabancı değildir. Hayat boyunca insanlardan, yerlerden, ihtimallerden ve kendi eski hâllerimizden ayrılırız. Ancak kaybı tanıyor olmak, bir başkasının kaybını kendiliğinden anlayabildiğimiz anlamına gelmez. Bazen terapi odasına gelen kişi, terapistinin de aynı acıyı yaşamış olmasını ister. Onun da çocuğu olsun ister belki. Boşanmış olsun. Annesini ya da babasını kaybetmiş olsun. Çünkü insanın içinde anlaşılır bir endişe vardır: “Bunu yaşamamış biri beni gerçekten nasıl anlayabilir? Bana nasıl eşlik edebilir?” Bu sorunun altında yalnızca ortak bir deneyim arayışı olduğunu düşünmüyorum. Bazen daha derinde başka bir soru vardır: “Ben sana bunu gösterdiğimde bakabilecek misin?” Kayıp, onca insan yanımızda olsa bile, dünyada yapayalnız kalmışız gibi hissettirebilir. Böyle bir zamanda insanın avucunu açıp “Bak, bu benim yaram. Hâlâ kanıyor,” diyerek hakkında pek bir şey bilmediği birinin karşısına çıkması hiç de küçük bir şey değildir. Kendi acısıyla ne yapacağını henüz bilmiyorken, bir umutla gittiği kişinin de o acıya bakamayacağından, ondan ürkeceğinden, onu küçülteceğinden ya da aceleyle iyileştirmeye çalışacağından korkabilir. Belki de bu yüzden yasın karşısında her zaman söylenecek doğru bir söz yoktur. Bazen yapılabilecek şey, kişinin acısını hemen hafifletecek bir şey bulamadığımızda da yanında kalabilmektir. Çünkü kaybın dışarıdan nasıl göründüğü, onun içeride ne kadar yer kapladığını söylemez. Her insan kaybettiği şeyle kurduğu bağa, ona verdiği anlamlara ve ayrılığın kendisinde dokunduğu yerlere göre başka türlü yas tutar. Terapistin benzer bir kayıp yaşamış olması da bu farklılığı ortadan kaldırmaz. Eşlik edebilmek, karşısındaki insanın deneyimini bildiğini varsaymadan dinleyebilmeyi gerektirir. Dolayısıyla herkesin ihtiyacı da başkadır. Bazen konuşmak gerekir. Bazen susmak. Bazen hatırlamak, öfkelenmek, aynı şeyi defalarca anlatmak ya da hiçbir şey anlatmadan yalnızca bir başkasının varlığına ihtiyaç duymak. Yasın içinden geçen birine eşlik etmek, acının ne zaman hafifleyeceğini bilmeden de yanında kalabilmeyi gerektirir. Söylediklerini dinlemek, sustuğunda acele etmemek, aynı yere tekrar döndüğünde onunla yeniden durabilmek… “Ben sana bunu gösterdiğimde bakabilecek misin?” sorusunun yanıtı da belki zamanla, bu karşılaşmaların içinde hissedilir. İnsan, acısını paylaştığında karşısındakinin onu dinlemeye ve yanında kalmaya devam ettiğini gördükçe, o acıyla bir başkasının yanında da var olabileceğini hissedebilir.